Mehmed Niyazi-Dahiler ve Deliler

20:59:00

mehmed niyazi dahiler ve deliler ile ilgili görsel sonucu

Mehmed Niyazi'nin Dahiler ve Deliler kitabından bir kısım.Arada bir kitaplardan alıntılar yapmak fena olmaz heralde :) İyi okumalar^^

Ötüken Neşriyat, s.51-54

“Delikanlı sevgilisiz olur mu, hele sanatkârsa?” diye zihninden geçirerek yürüyordu. Goethe aşkı tanımasaydı, Genç Werther’in Acıları’nı yazabilir miydi? Kişi acı çekmeden nasıl olgunlaşırdı? Kemalin anası ızdırap değil miydi? İçini okşayacak, dillere destan olacak bir sevgili bulmalıydı. Bulacağı sevgilinin güzelliğiyle beraber kişiliği de olmalıydı. Aksi takdirde ona nasıl bağlanırdı? 
   Otobüs durağında dikilen kızlara baktı; hepsi de kusurluydu. Kimisinin yüzü ince, kimisinin boyu kısa, kimisinin de ağzı burnu sevimsizdi. Derin bir iç çekti. “Ah meçhul sevgili, seni elbette bulacağım. Sen ne talihli insansın, seni yazacağım. Shakespeare’in Juliet’i, Senpiyer’in Virjini’si gibi ölümsüzlerin arasına karışacaksın. Izdırabımın, ilhamımın kaynağı olacaksın. Sevmesini bilmeyenin yazar olamıyacağını insanlık öğrenecek! Beni sevmene gerek yok. Ama en azından varlığımı, seni sevdiğimi bilmelisin. Romanımı okurken bütün zerafetinle, kendinin bile keşfedemediği güzelliklerinle karşılaşınca, kimbilir ne kadar sevineceksin? Yeter ki seni bulayım. Gerisi kolay…” 
   Bir sonraki durakta uzun boylu, sarışın bir kız dikkatini çekti. Çok şık giyinmişti. Duruşunda, bakışlarında bir asalet vardı. Hiç düşünmeden lâf attı. 
   -Yalnız mı gezeceksiniz? 
   Arkasından gelen şık giyinmiş, yakışıklı bir delikanlı hafiften omuzuna dokunarak: 
   -Merak etmeyin, benimle gezecek, dedi. 
   Hiç istifini bozmadı. 
   -Böyle güzel bir kızla gezmek her gence nasip olmaz. Yüksek bir zevkiniz varmış. Sizi kutlarım. 
   Boş gelen taksiyi durduran delikanlı, binerlerken gülümseyerek onu selâmladı. O da ciddiyetle elini kaldırıp, mukabele etti. 
   Sık sık uğradığı çay bahçesine geldi. Masaların çoğu doluydu. Konuşabileceği yalnız bir kız yoktu. Nedense bugün bir kızla mutlaka tanışmak, yakınlık kurmak istiyordu. Oysa şimdiye dek sayısız fırsatlar doğduğu halde değerlendirmemişti; çünkü kendisini eserinden koparacak herşeyi gündeminden çıkarmıştı. Nasıl olsa yakında kitlelere mal olacak, kalabalıkların hücumuna uğrayacaktı, her halükârda o sayısız güzelliğin arasından bir tane seçerdi. Ama ne yazık ki düşündüğü esere başlayamamıştı bile. Bu verimsizliğinde o yanlış kararın payı vardı. 
   Boş bir masaya oturdu. Cebinden çıkardığı kitabı okumaya başladı. Satırlar gözlerinin önünden kayıyor, fakat okuduklarını pek anlamıyordu. Bir gün, bir parka gideceğini, orada yazdığı kitabı güzel bir kızın hararetle okuyuşunu göreceğini hayal ediyordu. Kimbilir o kız, kitabın yazarı olduğunu söylediğinde nasıl şaşıracaktı!... Belki de şaka yaptığını sanacak, ona inanmayacaktı… Bu hayallerle mest olması, üşümesini engellemedi. Kalktı; kahvenin yolunu tuttu. 
   Burası belki sadece İstanbul’un değil, bütün ülkenin en büyük kahvesiydi. Bayezid’in üniversite muhiti olması yüzünden öğretim üyelerinin bu civarda oturuyor olmaları, emekli olanları da alışkanlıklarının bu semtte tutması, basın merkezi Bâbıâli’ye yakın bulunması, öğrenci yurtlarının bu çevrede toplanmaları kahvenin müşterilerini diğer kahvelerinkinden çok farklı hale getirmişti. Ankara’dan, İzmir’den, yurt dışından herhangi bir sebeple İstanbul’a gelen bir bilim insanı, politikacı, gazeteci, romancı, şair Marmara Kahvesi’nde sohbet olduğunu bilir, dostlarını görmek, yurtta ve dünyada neler olup bittiğini anlamak için mutlaka oraya uğramaya çalışırdı. Müdavimlerinin arasında her fikirden insan vardı; dindarlar, ateistler, milliyetçiler, batıcılar, demokratlar, komünistler, faşistler aynı masada otururlar, rahatça tartışırlardı. Bazen öyle konular ele alınırdı ki uzman olmayanların bir şey söylemeleri mümkün değildi. Meselâ Çar I. Nikola’nın kaynanası Çek mi, yoksa Slovak asıllı mıydı?...  Kahvenin müdâvimi olmak, âdeta bir cemiyete dahil olmaktı; resmî dairelerde çalışanların, hangi fikirden olursa olsun, kahvede aynı masada sohbet etmemiş olsalar bile, işi düşenlere yardımda bulunmaları için göz âşinalıkları yeterdi. 
   Buradaki yakın dostluklarda fikirlerin aynılığı değil, yaş, seviye önemli rol oynardı. Emekli profesörlerden, yaşlı yazarlardan gençlere doğru inerken birbirinden farklı gruplar oluşurdu. Gençlerin yaşlılara ilgisi fazlaydı; nerede okuduklarını, hangi üniversitede doktora yaptıklarını, neler yazdıklarını bilirlerdi. Onlar ise gençlerin dünyalarına fazla girmezlerdi; nereli olduklarını, öğrenim durumlarını önemsemezlerdi. Ama sadece bu iki grubu değil, memurları, işçileri, meczupları da Marmara’nın havası kuşatırdı. Herkes haddini bilir, büyüklere saygısızlık yapmayı kimse aklının ucundan geçirmezdi. Hiç kimse, kimseyi hor görmezdi; bazen dünya bilim literatürüne girmiş emekli bir öğretim üyesi veya ünlü bir şair, bir gençle, hatta kahvenin sâkini bir meczupla saatlerce sohbet ederdi. 
   Caddeden biraz yüksekte olan kahveye sekiz on basamaklı bir merdivenle çıkılırdı. Bayezid Meydanı’na bakan ön tarafında balkonu andıran bir yer vardı, havanın müsait olduğu günler, buraya iki üç masa konulurdu. Kahvenin bu yönü tamamen camdı. Kahveyle balkonu ayıran veya birleştiren bu camın batı tarafında duvara bitiştiği yerdeki kapıdan içeriye girilirdi. Girişteki on kadar masaya oyun kâğıdı, tavla, okey takımı verilmezdi, bu bölüm sohbet için ayrılmıştı. Kahvenin sahibi Mustafa Bey, müşterileriyle gurur duyar, onlara lâyıkıyla hizmet etmeye çalışırdı. Kahve genellikle temiz ve düzenliydi, bilhassa sohbet bölümündeki masaların yeşil örtüleri sık sık değiştirilirdi. 
   Buraya kimler gelmezdi ki!... uluslararası üne kavuşmuş bilim insanlarından, dünyada en ciddi, en güvenilir kabul edilen ansiklopedilerde yer almış sanatkârlara kadar çok değişik, renkli kişiler gelirdi. Ama Kartal, bunların büyük çoğunluğunu lüzumsuz yaratıklar olarak görürdü. Kahve sakinlerinden bazıları Kartal’ın pek farkında değillerdi, olanlar da onun kendisinde bir şeyler vehmettiği kanaatindeydiler. Kartal, ona karşı takınılan tavırların geçici olduğunu bilirdi; çünkü bu insanların tamamına yakınında ne beyin, ne de göz vardı. Eseri çıktı mı, balyoz gibi kafalarına inecekti, o zaman kim olduğunu anlayacaklardı.

Bunları da Beğenebilirsin

4 yorum

  1. Okumaya değer bir kitap gibi görünüyor :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de okumadım henüz ama by pasajdan sonra okumam gerekenler listesine aldîm :)

      Sil
    2. Ben de okumadım henüz ama by pasajdan sonra okumam gerekenler listesine aldîm :)

      Sil
  2. kitabının ismini duyunca hemen kendi deliliğim geldi :) kendimde deli olduğum için ilgimi çekti :) güzel bir konusu varmış aklımda bulunsun teşekkürler :)

    YanıtlaSil